Türkiyemiz bir olaylar cenneti.
Gün geçmiyor ki normal bir ülkede hükümet düşürecek bir olay gündemimize düşmesin.
Ama maşallah Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kaya gibi sağlam (!), yerinden kıpırdamıyor.
Geçtiğimiz haftanın önemli olaylarından biri, şarkıcı Gülsen’in Türk Ceza Kanunu’nun 216’ncı maddesi 1’inci fıkrası ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 100’üncü maddesi kapsamında tutuklanmasıydı.
Olayın özeti şöyle: Gülşen, Nisan ayındaki bir konseri sırasında sahne gerisinde şakalaşan arkadaşlarına dönüp, ekibindeki bir İmam Hatipli hakkında kötü bir şaka yapmış. Olaydan dört ay sonra, işten çıkarılan bir ekip elemanı bu şakalaşmayı sosyal medyada yayınlamış. Sosyal medya işlerinin takipçisi bilindik bir savcı hemen harekete geçmiş, Gülşen’in ifadesini aldıktan sonra ‘’halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği’’ iddiasıyla tutuklanmasını talep etmiş. Gülşen, sosyal medyasından ciddi bir özür yayınlamış ama yine de tutuklanmış.
Ve şarkıcı Gülşen 4-5 günlük tutukluluktan sonra bu sabah ev hapsi ve kontrol şartıyla serbest kaldı.
Yerde ve gökte bu tutukluluk üzerine konuşmayan yazmayan adeta kalmadı.
Yazılanlar, konuşulanlar genellikle tutuklamanın yersizliği ve haksızlığı, bu tutuklamanın ışığında ifade özgürlüğü açısından Türkiye’de durum, Gülşen’e layık görülen muamelenin cinsiyeti ile ilişkisi ve yazılanların birbirine karşı eşdeğer muamele eleştirileri içerikli.
Ben de yazmak istedim.
Çünkü b u tutuklama bana adalet sistemiyle ilgili bir şeyler hatırlattı.
Mesela, Sedat Peker’in önce YouTube’da yayınladığı videolarla sonra Deli Çavuş adlı hesaptan attığı tweetlerle isimler de vererek ortaya döktüğü onca kirli çamaşır nedeniyle tek bir savcı adı geçen tek bir kişiyi bırakın ifade almaya, bilgi almaya bile davet etmemiş olduğunu hatırladım.
Mesela, kadınlara yönelik 1-3 yıl cezası olan yaralamalı şiddet vakalarında ifadesi alınıp serbest bırakılan eski eş, eş, sevgili, erkek arkadaş, arkadaşlık teklifi kabul edilmeyen erkekler gibi çeşitli erkekleri hatırladım.
Mesela, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Gezi’ye katılanları ‘’sürtük, çürük’’ diye, ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu -hem de defalarca- ‘’cibilliyetsiz’’ diye nitelemesinden sonra düzgün bir dil kullanmaya bile davet etmeyen savcıları, hakimleri hatırladım.
Meselaları çok uzatmak mümkün ama gereksiz.
Çünkü bu birkaç örnek de meramımı anlatmaya yetiyor.
Meselalar ve Gülşen’in tutuklanması bize şunu anlatıyor: Türkiye ilk Anayasasından beri kanun önünde eşitlik ilkesine sahip, sahip ama bağımsızlığını kaybetmiş, iktidardaki siyasi ittifaka tabi hale gelmiş olan adalet herkese eşit mesafede değil.
Tam da bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne milyonlar ilgi gösterdi, katıldı.
Öyle değil mi?
Helalleşmek, hukuksuz işlemleri yok saymak değildir.
‘’Bal tutan parmağını yalar’’ adı altında çalıp çırpanlar da, hepimizin parasını, hakkını koruması gerekirken bu çalan çırpanlara çanak tutanlar, iktidarlarının çevresinde yer açanlar da elbette yaptıkları işlemlerin hesabını vermelidir.
Helalleşmek, adaleti eşit uygulamayanların hesap vermekten kurtulmaları da değildir.
Asıl işini yapmayıp LGBTİ+ haklarını savunanlara gözdağı olsun, İmam Hatipliler korksun da Ak Parti’den kopmasın diye tutuklanan Gülşen’in beş yaşındaki çocuğuna verilecek hesabı olan o savcı da hesabını vermeli.
Yargı bağımsızlığına düşürdüğü lekenin hesabını da...
Sedef Kabaş’ın engelli evladının 49 gün annesiz kaldığı tutuklama talebinin hesabını da...
Ve belki bizim henüz bilmediğimiz başka haksız uygulamalarının da...
Bu hallere yol açanlar hatırlasın ki seçimlere sayılı gün kaldı.
Üstelik de çorap dediğinin sökülmesi de miniminnacık bir ilmekle başlar!
Hadi gülümse!





























