Uğur Mumcu’nun düşünce yapısının en verimkar özelliği, laiklik ve demokrasinin ulusal bütünlüğümüz için taşıdığı önemi gözler önüne sermesidir. O, karanlık fonlardan yemlenen, oligarşinin kanatları altına sığınan ve öylelikle gerçek sorunların etrafında gezinen değil, gücünü özgürlüğünden alan, terörün finansmanından kara paranın aklanmasına, kirli siyasetin en bayağı yolsuzluk ilişkilerinden devlet gücünün kötüye kullanılmasına ve de her şeyden önemli olarak emperyalizmin ülkemizi bölüp parçalama planlarına cepheden karşı koyan bir gazeteciydi…
İşte o nedenle, Mumcu’nun hem bir siyasi duruşu vardır; anti-emperyalist ve Atatürkçüdür, hem de uyandırdığı saygınlık ve araştırmaya, belgeye dayalı çalışmalarıyla partiler üstüdür.
Mumcu gibi bir 24 Ocak günü katledilen halkın sevgilisi Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan da benzer şekilde Cumhuriyet’ten taraftır ancak görevi sırasında halktan yana izlediği tutumla, Kürdüyle, Türküyle bütün bir Türkiye’nin takdirini kazanmıştır. Aradan geçen bunca yılda, Uğur Mumcu cinayeti de, Gaffar Okkan cinayeti de, maalesef aydınlatılmamıştır. Aslında her iki trajik olaydaki failler değil, arkasındaki güçler giderek anlaşılmaktadır. Belki de daha önemli olan budur.
Bu süreçte ve sonrasında hedefi şaşıranlar olduğu kadar, “hedef saptıranlar” da olmuştur.
En yetkili kişilerin “bir tuğla çeksek devlet duvarı yıkılır” demeleri veya “toplumda önde gelen kişilere saldırı olabilir, önlersek biz önleriz” deyip etkin bir koruma sağlayamamaları ve dahası, tabipler birliğinin bugün başında olan kişinin o günlerde zanlıları muayene etmeden “işkence görmüştür” raporu verip adeta soruşturmayı sekteye uğratması, ibretlik olgulardır.
Düşman, dışımızda, elleri içimizdedir. Atlantik sistemi kendisine “angaje” ettiği siyasetçiden kamu görevlisine, sivil toplum örgütü yetkililerinden gazetecilerine, iş başındadır! Halen de öyledir!
Uğur Mumcu, siyasetle rabıtalı silah kaçakçılığı ve yolsuzlukları deşifre etmekteydi. Bu haller bizi 12 Eylül’lere sürüklemeye vesile olmuş, ekonomide halkın büyük kayıplara uğramasına ve ülkenin dışarıya aşırı borçlanmasına yol açmıştı…
Bundan daha önemli ve güncel olarak, Uğur Mumcu, narko-terör örgütü PKK aparatıyla Atlantik emperyalizminin 2. İsrail devleti kurulması planlarını gün-yüzüne çıkarmaktaydı...
(Bu olgu sonrasında Tezkere oylaması sırasında ve öncesinde Körfez savaşıyla giderek daha iyi anlaşılmıştır)
Eğer Uğur Mumcu hayatta olsaydı, Ergenekon, Balyoz kumpasları kolay kolay yaşanmaz;
AK Parti Cumhurbaşkanlığı sistemini kolayca getiremez ve dahası CHP, Y-CHP olarak tanımlamazdı. Bu bir iddia biliyorum. Ancak bazen öyle “tek kişiler” çıkar ki, toplumda, siyasette sendikada, kitle örgütlerinde halkta ve aydınlarda büyük kırılmalara karşı büyük bilinç sıçramalarına vesile olur; işte Uğur Mumcu o kıratta, o bilgi birikiminde, deneyiminde bir kişiydi; her şeyden önce satın alınmayan kalemi ile halkın söyleyen dili ve sevgilisi idi…
Evet, saygıyla, özlemle anıyoruz Uğur Mumcu’yu…
Asla unutulmayacaksın!




























