Ne ki sistem yetkili Başkanlık ile gensoru ve güven oylaması açısından yetkileri budanmış bir Meclis’in uyumunu “ön görüyor”, fakat Millet İttifakı güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş taahhüdü ile seçimi çoktan bir sistem tartışmasına taşımış bulunuyor…
Tüm bu yapısallık, “seçim içinde seçimi” (sadece siyaseti değil sistem tercihini) ve Meclis ile Cumhurbaşkanı arasında “uyum sorunu” doğuracak bir seçim sonucunda ise (Cumhurbaşkanı başka partiden, Meclis çoğunluğu başka ittifaktan olursa) (kaçınılmaz olarak bir yıl içinde erken seçimi: bu seçime gelecek seçimler için girmiş olmayı) getirebilecek… Dahası seçimlerin ikinci tura kalması halinde tüm bu kestirmeler ve tahminler de etkilenecek…
Sonuç:
- Türkiye, güçlü Başkan, Güçlendirilmiş Parlamenter sisteme geçmelidir.
- Parlamentonun gensoru ve güven oyu yetkisi ihya edilmelidir.
- Siyasi partilerin seçim öncesinde parlamentoya girdikleri takdirde koalisyon yapabilmeleri açıkça beyan edilebilmelidir.
- Siyasi Partiler Yasası demokratikleştirilmeli, disiplin mekanizması hakkaniyete göre işlemelidir.
- Tüm üyelerin katılımıyla partilerin üst yönetimleri ve adayları belirlenmeli, bu amaçla MERNİS ve E-devlet alt yapıları değerlendirilmelidir.
Türkiye’miz için Başkanlık Sistemi ekonomik ve sosyal anlamda son derecede maliyetli olmuştur. Günde 1000’e yakın imza atmak zorunda olan bir Başkan’ın en başta kendisine haksızlık yaptığı düşünülmelidir. Kaldı ki, bürokrasi geleneği alt üst edilerek, Külliye’deki Kurullar ve Danışmanlıklar ile klasik devlet bürokrasisi arasında yetki karmaşası da meydana gelmiştir. Hızlı karar almak başkadır, “aceleci” karara varmak başkadır. Çünkü, devlet yönetiminde her “karar” ihtiyat payı ve düzeltici faaliyet imkanlarıyla asli yararı sağlar.
Öte yandan, mevcut Başkanlık Sisteminin tercihleri, “iş hayatından gelen” bakanlardan oluşan bir Bakanlar Kurulu lehine tecelli etmiştir. Bugün, Eğitim, Sağlık, Turizm alanından sorumlu bakanların hemen hepsi, geçmişte bu alanlarda “ticari faaliyetlerde” bulunmuş kişilerden oluşmaktadır. Bu olgu, nüfusu az ada devletlerinde bir ölçüde anlayışla karşılanabilir bir tasarruf olsa da, Türkiye gibi son derecede büyük bir coğrafyayı kapsayan ve değişik kökenden gelen insanların yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu bir ülke için çok işlevsel olmamaktadır. Gerçekten bakanların meslekten / uzmanlıktan gelmeleri, faaliyetlerinden sorumlu oldukları alanlarda bilgi, deneyim ve liyakate sahip olmaları yararlıdır ve ancak bakanların da siyasi sorumluluk taşımaları ve özellikle Meclis karşısında hesap verebilmeleri toplum açısından çok daha yararlıdır. Bürokraside ve Planlamada teknokrat uzmanlarla çalışmak başkadır, “teknokrat” bir Bakanlar Kurulu oluşturmak başkadır.
Sonuç:
- Bakanlar Kurulu teknokrat değil siyasal kimlik taşıyan kişilerden oluşmalıdır.
- Bürokraside liyakate önem verilmeli, partizanlık son bulmalıdır.
- Devlet Planlama Teşkilatı eski görkemine eriştirilmelidir.
- Cumhurbaşkanlığı’nda zorunlu olmayan Kurullar ve Danışmanlıklar son bulmalıdır.
- Bürokraside saydam, denetlenebilir bir işleyiş için yetki alanları tadat edilmelidir.
Bu seçimlerde Cumhur İttifakının lokomotifi AK Parti, siyasetini “iç ve dış güvenlik” ve savunma sanayindeki gelişmeler; savaş uçağı, tank, helikopter üretimi ve terörle etkin ve kararlı mücadele için PKK ve FETÖ unsurlarının etkisizleştirilmesi üzerine kurmuş olup, çalışanların ve emeklilerin hayat koşullarını kısmen iyileştirecek düzenlemelerin “keşfi” boylamında yükseltmeye çalışmaktadır. “Keşfi” diyorum çünkü bu iyileştirmelerin hayat pahalılığı karşısında ne kadar ferahlık getireceği halen soru işaretedir… Bu sorunun seçmenin kafasını karıştırmaması için de kamu yardımları alabildiğine bir hızla devam etmektedir.
Yine bu seçimlerde Millet İttifakının lokomotifi olan CHP ise siyasetini, “özgürlükler”, “demokrasi” ve “liberal kurallı ekonomi” üzerine kurgulamıştır… Yakın geçmişte Ergenekon ve Balyoz gibi uyduruk suçlamalarla insanların hapse atıldığı, on binlerce insanın attıkları “tweetler” nedeniyle yönetimle “davalık hale” geldiği, kimi dinci yapılara verilen ödünlerle, 15 Temmuz’da 21. yüzyılda bile bu ülkenin meşum bir darbe girişimiyle karşılaştığı göz önüne alındığında (ve unutulmadan),
“özgürlüklerin” çağdaş hukuk devleti ölçünlerine göre garantiye alınması ve “tek adam rejiminin” yerini “ortak akla” bırakması ilk bakışta olumlu düzenlemelerdir. Ne var ki, bu noktada ulusal bütünlük ile demokrasinin, ulusal güvenlik ile özgürlüklerin uyum içinde olması esastır… “Liberal sosyal Pazar ekonomisine” gelince… Türkiye’nin ihtiyacı elbette kurallı, kayıtlı, uluslararasında geçerli bir ekonomik düzendir ancak kamu yatırımları ve devletin iktisadi hayatta etkin olması kalkınma ve istihdam açısından elzem olup, bu noktaların berkitilmesine büyük ihtiyaç vardır.
Sonuç:
- AK Parti güvenlik ile demokrasi dengesini sarih kılmakta güçlük çekmektedir.
- Çalışanların ve emeklilerin hayat koşullarının iyileştirilmesi, “maaş artışı” kadar vergi ve gelir dağılımı adaleti sağlanmayı zorunlu kılmaktadır.
- Enflasyona milyonları “ezdirmemek” ancak refahın ve külfetin adil dağılımıyla olanaklı olur.
- Ulusal bütünlük içinde özgürlük ve ödevler kadar yetkiler ve sorumluluklar açısından yurttaş ve kamu yönetimini dengeleyen kalkınmacı bir demokrasi esas olmak gerekir.
- Türkiye yasaması, yürütmesi, yargısı, siyaseti, basını, sendikası, kitle örgütleriyle çağdaş demokrasinin tüm kurullarını içselleştirmek ve hukuk devletini yüceltmek zorundadır.
Nihayet seçimi “seçmen” yapacak, seçtikleri ise icraat yapacaklardır…
Bizler “ekonomide bile demokrasiyi” ararken, Türkiye seçmeni, sandık demokrasisine sığdırılmıştır. Bu sığ bir demokrasidir, seçimden seçime, oylamadan oylamaya başlar ve biter, bu tam bir oyalamacadır, hayatın her alanında, siyasette, basında, akademide, iş yaşamında, sendikada hatta kitle örgütlerinde merkezi, buyurgan, tekelci yapılanmalar galabe çalmakta, üye, seçmen, gönüllü kim varsa bu bağımlılık düzeninin tekrarı için adeta sürüklenmektedir.
Gerçek ve katılımcı demokrasiye geçebilmek;
- Özgür ve parasız bir eğitime,
- Eğitimin iktisadi bağımsızlık sağlamasına,
- Demokrasi kültürünün sahiplenilmesine,
- Basın ve medyanın meslekten gelenlerce yönetilmesine,
- Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına bağlıdır…
Evet tüm bu koşullarda 14 Mayıs seçimlerine gidiyoruz.
Yine de çok değerlidir, çok önemlidir.
Uğruna tüm gençliğimi adadığım ve bir zamanlar altı ok ilkelerinin ışığında Bilim Y.K. Platformu Koordinatörü ve TBMM Ekonomi Danışmanı olarak görev yaptığım, Ankara MV aday adaylığımda büyük desteklerini gördüğüm ve halen unutamadığım arkadaşlarımı yad ettiğim CHP’ne ve Cumhurbaşkanı adayı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ve tüm adaylara başarılar diler, her şeyden çok sevdiğim aziz yurdum Türkiye’me ve halkımıza daim esenlikler temenni ederim.




























