Siyaset yoluyla temsil makamlarında bulunmak geçici kamusal bir görevdir.
Yaşamda geçerliliği, toplumda karşılığı olan kişilerin bu görevleri süreyle kaimdir.
Alanında uzmanların, o arada topraktan bilenlerin ve hak edilmiş kariyer sahiplerinin siyaset yoluyla topluma hizmet etmeleri doğaldır, beklenendir, olması gerekendir.
Bu bağlamda siyasetçi değil, onun temsil ettiği kurumlar kalıcıdır.
Görev dönemi sona erer, o dönem içinde ve sonrasında siyasetçi topluma hesabını verir ve toplumun içinde kendi mesleği ve yetenekleri ile yer alamaya devam eder.
Normal işleyiş budur...
Siyaset yoluyla elde edilen görevlere “kalıcı” gözüyle bakmak, kişiyi mutlaklaştırmak ve en azından yeni kuşaklara alan açmamak anlamına gelecektir.
Demokrasiden konuşuyorsak, bu, anormaldir...
Bakınız “gelişmiş” ve demokrasisi “yerleşmiş” ülkelere...
Oralarda da milletvekilliği, bakanlık, yerel meclis üyelikleri ve ülkelerini uluslararası siyasi organlarda temsil edenler vardır ve ama, hem kimin nereye nasıl seçileceği çok açıktır hem de görev dönemi sonrasında hemen herkes gönül rahatlığıyla toplum içindeki önceki konumuna dönebilmektedir.
Kimi kitaplarını yazar, kimi konferanslar verir, kimi mensubu bulunduğu siyasal akımda gençlerin yetiştirilmesi için gönüllü katkılar yapar. Kimse “hayat siyasetle başlar, siyasetle biter” demez...
Peki ya “gelişmekte olan toplumlarda?”... İşte orada siyaset bir statü aracıdır. Siyasetçiyi “en son seçen seçmendir”; çünkü çoklukla bir kişinin hangi makamda olacağı, Parti liderliğinin elinde şekillenir...
Bundan da ötede, siyasetçilere tanınan maddi haklar ve sağlanan konfor, toplum kesimleri ile siyasetçinin yaşam ve geçim koşulları arasında büyük farklılıklar doğurur... Siyasi makamlara geliş bir seçilmişlikten çok bir atanmışlığın hikayesidir... Sonuçta aynı isimler bir döngü içinde temsil noktalarına getirilir. Toplumun dertleri ise bitmez. Özcesi siyaset artık kendiliğinden bir “sınıf” halini almıştır...
Gelişmekte olan toplumlarda siyasetçi elde ettiği hakları, olanakları, kazanımları kolaydan bırakmak istemez. Seçilmesinin şekil şartı oy sandığı olsa da, kendisini o makama, o koltuğa getiren mekanizmayı “iyi bilir”, asla kurulu düzeni aşmaz ve nihayet yoksulluğun denizindeki toplumun içine dönmekten adeta ödü kopar...
Türkiye’de siyaset ne yazık ki giderek pahalı ve paralı hale geldi ve getirildi.
24 Ocak sonrası toplum kesimlerini güçsüzleştiren ekonomi politikaları halkın fiilen partilere katılımını güçleştirdi ve sendikalara ve kitle örgütlerinin hareket alanına dair kısıtlamalar -yalnız partilerde değil o alanlarda da- adeta yönetici sınıfı yarattı...
Günümüzde reklam şirketleri, tanıtım ajansları, anket kuruluşları ile yürütülmekte olan bir rekabet alanıdır siyaset ve bu alanda yer almak ciddi maddi olanakları gerektirmektedir.
Öte yandan merkezi ve yerel medya da tanıtım ve propaganda konuları için alan açmak epey külfetli hale getirildi.
Nihayet siyasi partiler yasasının demokratik standartlardan uzak olduğu, seçim sisteminin gayrı adil seyrettiği ve üstüne bir de her şeyi kendisine benzeterek merkezileştiren Başkanlık sistemini düşünürsek; ülkemizde, emeğiyle geçinenlerin, dar gelirli ailelerden gelip de gerçekten kariyer sahibi olanların özellikle bir partide yer tutması son derecede güçtür...
Bu gerçekler büyük oranda zamanla düzelebilir.
O zamana kadar, özellikle sol siyasete, merkez sol siyasete düşen görev, halkın büyük çoğunluğu gibi yaşayan insanların, liyakat, erdem, ahlak temellerinde, temsil noktalarına taşınması için azami özeni göstermesidir.
-Dr. R.Bülend Kırmacı-




























