DİNCİLER/YER ALTINDAN GÜN YÜZÜNE
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü TV’de yaptığı seçim değerlendirmesinde, seçim sonuçlarının söylendiği gibi “ağır bir yenilgi olmadığını”, sonuçların bazı nedenleri olduğunu, bu nedenlerin en büyüğünün de kırsal kesimde iktidarın köylüye para dağıtması olduğunu, bunun sonucunda da, yaptıkları araştırmaya göre (oysa araştırılması gereken o kadar neden var ki; Millet İttifakı bileşenlerinin tavırları, aday olabilmek için bileşenlere verilen hediye milletvekilleri sayıları, CHP milletvekili listelerinin tabanının temsilinden uzak olmaları, AKP’nin işe adam alımlarında uyguladığı mülakat yönteminin ‘işe adam alınıyormuş’ gibi adaylar üzerinde uygulanması, sıralamadaki yerleri belli kişilerin elemelerden/mülakattan muaf tutulmaları, mülakatı yapanların karşılıklı takas gibi birbirlerinin ‘adamlarını’ listelerin seçilecek yerlerine yerleştirmeleri, MYK’de son halini alan listelerin PM’de tartışılmadan onay için okunması…), kırsalda mevcut 1-2 veya 3 sandıklı seçmen bölgelerindeki 9-10 milyon seçmenin altı buçuk milyonunun AKP’ye, üç milyondan fazlasının da CHP’ye, kentlerde ise seçmenin % 51’inin CHP’ye oy verdiğini, iki milyona yakın aleyhteki oy farkının köylerden geldiğini ifade etmiştir.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, tek parti iktidarı dönemindeki (iki kez yapılan çok partili sistem denemesinde de kırsal kesim yeni partilerden yana tavır almıştır)seçimler hariç, çok partili dönemde yapılan seçimlerde köyler tercihini Bayar-Menderes liderliğindeki Demokrat Parti, 1960 İhtilali sonrasında Demirel’in Adalet Partisi, sonrasında da ANAP, AKP gibi partileri (1973-77 ve 1987 seçimleri hariç) tercih etmiştir.
1973-77 ve 87 seçimlerinde CHP ve SHP sol tabana hitap etmiş, “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen/toprak işleyenin su kullananın” gibi sloganlarla köylüye de ulaşmış, kırsaldan da önemli oranda oy alarak birinci parti olmuştur).
Bu terci, araştırılması gereken bir sosyolojik olaydır. Tek parti dönemi sonlarına doğru kırsaldaki dinci/dindar eğilimin farkına varan İ. İnönü’nün 1945’ler sonrası İmam Hatip Okulları açma hamlesi kırsal kesimce inandırıcı bulunmamıştır. Tıpkı Kılıçdaroğlu’nun partiyi sağcılaştırarak geniş toplumsal kitlelere ulaşma hamlesinin o kitle tarafından samimi görülmemesi ve en kötüsü de kendisini solda gören kendi kitlesini de partiden uzaklaştırması gibi.
Kırsal nüfus, 195-55’lere kadar %75-80, günümüzde ise bir ara %9-10, şimdilerde %12-13 arasıdır. Yurt dışı oyların da %80’i, kırsaldaki oylar ile irtibatlıdır.
Gelelim konumuza.
Kırsal, neden CHP’ye karşıdır, neden CHP’yi din din karşıtı görür?
Osmanlı döneminde din adamlarının devlet işleri üzerindeki yetkileri kısmi yetkiydi. Padişahın belirlediği sınırlar çerçevesindeydi. Padişaha rağmen fetva veremezler, uzlaşma yoluna giderler, gül gibi de geçinirlerdi. Ufak ödünler(!) karşılığı (askerlik yapmamak gibi) padişahla/yönetimle anlaşmışlardı. Herkes halinden memnundu. Ülkede okullaşma hamleleri dincilerin en büyük korkusuydu. Halk ne kadar cahil kalırsa, onlar da o kadar aranılan hatırlı kişiler olurlardı. Sünni İslam’ı dayatmak ve Şiiliği göz altında tutmak birincil görevleriydi. Ne de olsa, padişahları da Sünni İslam mezhebi mensubuydu.
1925-45 yılları tek parti döneminde Cumhuriyetin kurucu kadrolarının dinin toplumsal alandaki temsilinin önüne geçme çabaları, yaptıkları radikal reformlar, islamın yer altına inişi ile sonuçlanmıştır. İslami muhalefet yok olmamış, suskunluğa bürünmüş, çalışmalarına da ara vermemiştir. Toplumun % 80’ine yakınının kırsalda yaşayan köylü ve küçük çiftçilerden oluştuğu genç Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadrolarının yaptıkları reformlar kırsalda benimsenmemiş, şehirlerde yaşayan küçük bir elit grup ve askerler tarafından benimsenmiştir. % 80’in yaşam seviyesinde olumlu bir değişiklik olmamış, üstüne jandarma ve tahsildar baskısıyla ekonomik ve siyasal alandaki sıkı denetim eklenince devlete olan öfke daha da artmıştır. Bu da Batı ve devlet (CHP) karşıtlığı olarak somutlaşmıştır.
Yer altına inen dinci tarikatlar ve cemiyetler (Nakşibendi/Nurcu ve Süleymancılar) bu durumdan yararlanmasını bildiler. Tarikatlar, köylü ve küçük çiftçilerin doğal ittifakı oldular. Modern eğitimin olmadığı, okullaşma oranının çok az olduğu kırsalda camiler kanalıyla örgütlendiler.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında iktidarın uyguladığı ağır ekonomik ve politikalar tarikatlarla gizli iş birliği yapan kimi parlamenterlerin aradıkları fırsat yakalandı. İktidarın köylü ve çiftçinin hoşnutsuzluğunu gidermek amacıyla TBMM’ye sunduğu ÇİFTÇİYİ TOPRAKLANDIRMA KANUNU’nun görüşülmesi ve sonrasında hükümete karşı oluşan muhalefet, arkalarına ittifak oluşturdukları tarikatların desteğini de aldılar. Muhalefet, sunduğu sunduğu DÖRTLÜ TAKRİR’le; “…memlekette demokratik usullerin daha geniş bir şekilde tatbikine, Anayasanın Atatürk dönemindeki demokratik ruhuna döndürülmesine, Atatürk döneminde bazı zararlı kuruluşlardan kurtulmak ve gericiliği önlemek için Anayasanın sınırlandırıldığı, savaş sonrası dünyada gelişen özgürlük ve demokrasi akımlarındaki gelişmelerin Türkiye’de de uygulanmasını…” talep etmiş, ittifaklarına geniş ve legal çalışma alanı istemişlerdir. Tek Parti dönemi yöneticileri dinin, din adamları(!)’nın, tarikatların insanların kimliklerini oluşturmada oynadığı rolü görmediler/göremediler. Tıpkı, günümüz CHP yöneticilerinin de bu gerçekliği göremedikleri gibi. Ancak, 1947 Kurultayında “dinin ihmal edildiği, toplumsal bir pekiştirici olduğu kabul edilmiş, din adamı eksiğinin tamamlanması için ilkokul müfredatına – isteğe bağlı din dersi- gibi bir dizi uygulama başlatılmıştır.
1950 de DP iktidara gelince de ilk uygulaması 14 Haziran 1950 de ezanın tekrar Türkçe okunmasını serbest bırakmak olmuştur.1951 de ilkokuldan sonra 4 yıllık İmam Hatipler, 1953-56 arasında da lise düzeyinde İmam Hatipler açılmış, 1956-57 öğrenim döneminde de ortaokullarda din dersi zorunlu olmuştur. Yine bu dönemde 15 bin yeni cami inşa edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin en demokratik anayasası olan 1961 Anayasasının topluma bol geldiğini söyleyen iktidarların hazırladıkları kaos ortamını da bahane eden, 12 Mart 1971 gerici askeri muhtırası öncülüğünde demokratik kimi haklar kısıtlandı. Güya sistemi koruyor gözüktüler, şeriata dayalı bir devlet özlemi içinde diye kapatılan Milli Nizam Partisi önderlerinden Necmeddin Erbakan’a Milli Selamet Partisi’ni kurdurdular. 24 Mart 1925 tarihinde İnönü Hükümeti tarafından TBMM’ye sunulan ve yasalaşan Takrir-i Sükûn Kanunu ile yer altına inen dinci, laiklik ve batı karşıtı, aslında demokrasi ve cumhuriyet karşıtı hareketler Necmettin Erbakan öncülüğünde 1970’ler sonunda Milli Nizam Partisi’nde örgütlenip gün yüzüne çıktılar.
O günden bugüne mi? Özellikle 12 Eylül faşist Evren darbesi gelişen toplumsal muhalefeti ezmek adına tarikatlarla açıktan iş birliği yapmış, solu ezmiş, dincilere kol-kanat germiş, gelişmeleri için her olanağı kendilerine sunmuştur.
Sonuç, dinciler devletin bütün kurumlarına devlet(!) eliyle yerleştirilmiş, CHP yönetimi de bu gerçekleri görmezden gelerek, kendi eksikliğini, politika belirlemedeki kısırlığını görmeden köylüleri suçlamıştır.
Çözüm: Partinin (yasalar el vermiyor ama) üyelikler dahil her şeye sıfırdan başlaması, bütün kurullara seçimlerin (olanaklar elverdiğince) tüm üyelerin katılımıyla yapılması, ilçe/il başkanlıklarının, milletvekilliklerinin meslek olarak görülmemesi, her kurulda en fazla iki dönem görev yapılması ve ön önemlisi de parti yönetiminde görev alanların parlamento veya belediye yönetimlerinde görev almaması. Belediye Başkanlarının örgütlerden bağımsız, başlarına buyruk hareket etmemeleri.
CHP’de radikal değişiklik böyle olur diye düşünüyorum.




























