Telefon
WhatsApp
SOSYAL DEMOKRASİNİN EVRİMİ VE TÜRKİYE’DE CHP
Haber Yazı Detay İçi Reklam Alanı 300x250

Sosyal demokrasi, tarih sahnesine çıktığı ilk andan itibaren, ekonomik büyümenin ve toplumsal refahın özellikle
emekçi kesimler başta olmak üzere tüm toplumsal katmanlara adil ve dengeli bir biçimde dağıtılmasını kendine
temel bir hedef olarak benimsemiştir. Sosyal demokrasi hareketi, eşitlik, özgürlük, dayanışma ve sosyal adalet
politikalarıyla şekillenmiş ve toplumsal dönüşümün önemli bir aracı olmuştur.
Sosyal demokrat hareketler, kökenlerinde Marksist sınıf mücadelesinden yola çıkmış olsalar da zaman içerisinde
devrimci idealinden sistem içi mücadele yoluyla reformist bir pozisyona doğru bir dönüşüm gerçekleştirmişlerdir.
Bu doğrultuda devrimden vazgeçen ve kapitalist sistemle uzlaşmayı seçen sosyal demokrat güçler, işçiler ve
emekçiler için yürüttükleri bu mücadelede göz ardı edilemeyecek kazanımlar elde etmişlerdir. Ayrıca süreçte
sosyal demokrat hareketler kapitalist sistemin içinde emeğiyle geçinen sınıf ve kesimler için, bölge ve ülkelere
göre farklılıklar gösterse de refah düzeyinin arttırılmasında belirleyici önemli roller üstlenmişlerdir.
Bugün kapitalizmin geldiği aşama ve içinde bulunduğu süreçte karşı karşıya kaldığı sorunlar nedeniyle, neoliberal
politikalar aracılığıyla yürütülen sosyal demokrasinin temel ilkeleriyle çelişen ve onu zorlayan ciddi bir baskı ve
geriletme süreci ortaya çıkmıştır. İşte günümüzde bu durum sosyal demokrasinin karşısında güçlü bir engel olarak
durmakta ve hareketin geleceğini şekillendiren temel bir meydan okumadır.


SOSYAL DEMOKRASİNİN TARİHİ: I. ENTERNASYONAL


Sosyal demokrasinin tarihsel gelişimini anlayabilmek için, bu siyasal hareketi ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal
koşullara, özellikle de işçi hareketleri içindeki temel kırılma anlarına yakından bakmak gerekir. Başlangıçta
devrimci işçi hareketinin bir parçası olan bu eğilim, zamanla kapitalist sistemle uzlaşan ve reformlarla yetinen bir
siyasal çizgiye evrilmiştir. Süreç içerisinde devrimci hedefler geri plana itilmiş, yerini reformist talepler almıştır.
19. yüzyılın sonlarına doğru, I. Enternasyonal bünyesinde ortaya çıkan devrimci ve reformist çizgi arasındaki
ayrışmalar, sosyal demokrasinin reformist karakterinin temellerini atan dönüm noktalarından biri olarak kabul
edilmektedir.
“İşçiler arasında bir bölümünün ücret, çalışma ve yaşam koşulları açısından diğerlerinden farklılaşmaları ve işçi
sınıfı içinde ayrıcalıklı bir katman oluşturmaya başlamaları 19.yüzyılın son çeyreğinin ürünüdür. İşçi sınıfının
bilinç, örgütlenme ve mücadeleleri açısından daha sonraki dönemlerde çok ciddi sonuçlar doğuracak olan ve
devrimci işçi hareketi yanında reformcu akımın güçlenerek günümüze kadar gelmesine yol açan…” gelişmelerin
temelinde bu farklılaşma vardır. “…İşçi aristokrasisi, bir yandan makineli üretim yapan büyük fabrikaların
özellikle de dış ticareti besleyen önde gelen sanayi dallarının daha iyi ücret alan işçilerinden, öte yandan köklü
bir geleneğe sahip olan ve genel olarak vasıflı işçileri, usta işçileri bağrında toplayan işçi birliklerinde, ilk
sendikalarda örgütlü işçilerden kaynaklandı.” Söz konusu işçi birlikleri ve sendikalar, üyelerini vasıflı ve yüksek
ücretli işçiler arasından kabul ediyor, düşük ücretli işçilerin üyeliğini engelliyorlardı. Böylece yüksek ücretli
işçiler, kendi çıkarlarını düşük ücretli işçi kesimlerinden ayırıyorlardı. Kapitalist üretimin gelişimine paralel, işçi

ücretlerinde de bir yükselme gerçekleşmişti. “Reformizm’in öncüllerinin ana saiki, sosyal demokrasinin,
seçimlerde ortaya çıkan büyük gücünü, işçi sınıfı için somut kazanımlara tahvil etmekti. Ve başta Kautsky’nin
temsil ‘Marksist Merkez’ olmak üzere, parti yönetiminin, ne zaman olacağı belirsiz bir devrim umuduyla bu
kazanımları elde etmekten feragat etmesini yanlış buluyorlardı.” Kautsky, 1896’da sosyalizm mücadelesinin
somut anlamını reformlar için mücadelede bulmalıydı. Bernsteın, “sosyalizmin hedefi hiçbir şey, hareket her
şeydir” ifadesinde özetlediği görüşlerini 1899’da “Sosyalizmin Sorunları Sosyal Demokrasinin Görevleri”
kitabında sistemleştirdi. O, bu kitapta, Sosyal Demokrat Parti (SDP)’yi bir demokratik sosyalist reform partisine
dönüştürmeyi öneriyordu. Zamanla Devrim için mücadele etmekten uzaklaşan ve reformlar için mücadeleyi
programına alan kapitalist sistemle uzlaşmayı benimseyen sosyal demokrasinin gelişmelerinin temelinde şu
ayrışmanın olduğu söylenebilir: Devrimden ve sosyalizmden kopma, sosyalizmin sosyal refah devleti olarak
tanımlanması ve kapitalist sistemle uzlaşma ve sistem içi siyasetlere yönelime yol açmıştır.1
Sosyal demokrasi zamanla devrimci mücadele amacından, reformlara odaklanarak kapitalist sisteminle
uzlaşma siyasal çizgine doğru evrilmiştir. I. Dünya Savaşına kadar olan sürede, uluslararası işçi sınıfı hareketi
içerisinde hem birlikte mücadele konusunda hem de zamana bağlı olarak bir farklılaşma ve ayrışma yaşanmıştır.
Bu ayrışma sürecinin temelinde, yukarıda da söylendiği gibi vasıflı olanların yüksek ücret alması ve işçilerin geri
kalanından kendilerini ayırmaları ve ayrıcalıklı olarak görmeleri yatmaktadır. Kapitalist sisteme uyumlu bir
şekilde yol alan bu sınıf kesimlerinin ilk temelleri bu tarihsel süreçte atılmıştır. Sınıflar mücadelesine devrim ve
sosyalizm denilerek başlanmış, yolun bir yerinde, bugüne kadar gelen sosyal demokrat siyasete temel oluşturan
yeni bir ilke, bir Manifesto Bernsteın tarafından ortaya konulmuştur: hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şey.
Burada gözden çıkartılan sınıfsız toplum hedefi, kabul edilen ise günlük çıkarlar peşinden koşulan ekonomik ve
sosyal haklar için mücadelelerdir. Kapitalizmle uzlaşma siyaseti üzerinden yürütülen hak ve özgürlük
mücadelesinde, işçi sınıfının oldukça önemli kazanımlar elde etmiş olduğunu kabul etmek durumundayız.
Nitekim bu sınıfın bugünkü durumu ile 150 yıl öncesini karşılaştırdığımızda, işçilerin zincirlerinden başka
kaybedecek önemli hakları ve birikimlerinin olduğunu da söyleyebiliriz. Bu nedenle işçi sınıfını bugün bir
devrimci mücadeleye ikna edebilmek geçmişe nazaran çok daha zordur. Bu nedenle, günümüzde işçi sınıfını
devrimci bir mücadele için mobilize etmek, geçmişle kıyaslandığında daha karmaşık ve zorlu bir süreçtir.
Yaklaşık bir buçuk asırdır son sınıflar mücadelesi tarihinde Marksist kökenli partiler sosyal demokrasiye
evrilerek sınıflar mücadelesini ekonomizm eksenine taşımış ve ekonomik mücadelelerde kazanımlar elde
ederek, kapitalist sistemle uzlaşma siyasetini siyasal mücadelelerine temel alarak benimsemişlerdir. Bir yanda
sendikalar, diğer yanda partiler üzerinden, seçimler yoluyla hükümet olma hakkını elde etmek için hedefi
önceliklendirilmiştir. Ancak bu sistem içi reformlarla sınırlı bir mücadele anlayışını yansıtmaktadır. Burada
hükümet olma hakkı için mücadele etmek ile siyasi iktidarın ele geçirilmesi durumunun birbirinden çok farklı
şeyler olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kapitalizmle uzlaşma siyaseti nedeniyle siyasal mücadelenin hedefi olarak, iktidarın alınması hedefinden vazgeçilmiştir. Ve aynı zamanda bununla birlikte
sınıfsız bir dünyanın kurulması hedefinden de vazgeçilmiştir.


II. ENTERNASYONAL VE DEVRİMCİ MÜCADELEDEN KOPUŞ


Sosyalizm ve sosyal mücadele tarihinde II. Enternasyonal, 1889 yılından I. Dünya Savaşının patlak verdiği 1914
yılına kadar olan dönemi kapsar. II. Enternasyonali I. Enternasyonalden ayıran temel fark, işçi sınıfının yalnızca
sendikal değil, aynı zamanda siyasal olarak da örgütlendiği ve siyasal partiler tarafından temsil edilmeye başladığı
bir dönemde ortaya çıkmış olmasıdır. Sınıf mücadelesi, sendikalar üzerinden günlük kazanımlar uğruna
yürütülürken, sosyal demokrasiye evrilen partilerin de devrimden uzaklaşıp, sosyal reformlar için mücadele
etmeyi temel almaya başladıkları görülür.
“II. Enternasyonalin siyasal çizgisi Alman Sosyal Demokrat Parti’sinden (ADSP) ayrı düşünülemez. Parti sosyal
gelişmeyi determinist biçimde açıklamakta ve reformlar için mücadeleyi öne çıkarmaktaydı. Sosyal demokrasinin
görevini de “Halkın Devlet”’ini gerçekleştirmek amacıyla bütün halkın çıkarlarını savunmak olarak belirliyordu.
Sosyal demokrasi, birincil olarak genel oy hakkı için mücadele edecekti. Genel oy hakkının kazanılması
emekçilerin devlet üzerinde etkinliklerinin artmasını sağlayacak ve “Genel Kuruluş”’un yolunu açacaktı. Siyasal
devrim, parlamentoda çoğunluğun kazanılmasıyla özdeşleştirilmekteydi.” İşçi sınıf mücadelesi de
farklılaşmaktadır. “İşçi sınıfı mücadelesi, reformlar aracılığıyla devletin demokratikleştirilmesine bağlanmış;
kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılması yerine devlet aracılığıyla planlanması savunulmuş; üreticiler
sanayileşme ve kalkınmaya hizmet edecek nesneler olarak belirlenmişti. Sınıf mücadelesinin belirleyiciliği, yerini
üretici güçlerin gelişmesine bıraktı.” Yukarıda da söylendiği gibi.
“II. Enternasyonalin ekonomizminin özelliklerini Alman Sosyal Demokrat Partisi bütün yönleri ile ortaya
koymaktaydı. Partinin hazırladığı programın birinci bölümünde, kapitalist toplumun karakteristikleri açıklanmakta
ve kapitalizmin kaçınılmaz biçimde ve doğal bir süreç içinde çöküşe doğru ilerlediği belirtilmekteydi. Ve sosyal
demokrasinin ana hedefi bu doğal çöküşle çakışmaktaydı. İkinci bölümde ise, bu doğal çöküşün gerçekleşmesine
kadar geçecek süreçte sosyal demokrasinin kapitalizmin sınırları içerisinde reformlar için yürüttüğü mücadele
programına yer verilmişti.” “Kapitalizmin çöküşü üretici güçlerin gelişiminin sonucu olarak görüldüğünden, sınıf
mücadelesinin belirleyiciliği önemini kaybetmiş ve üretici güçler toplumsal gelişmenin ve dönüşmenin tek faktörü
haline gelmişti.” “Üretici güçlerin bu biçimde fetişize edilmesi, bir “çöküş teorisi”’nin üretilmesini sağlamış ve bu
teori bir bütün olarak II. Enternasyonalin genel siyasal çizgisini ve faaliyetlerini belirlemişti. Kapitalist üretim
tarzının işleyiş yasaları doğa yasaları biçiminde değerlendirilmiş ve “çöküş teorisi” de bu yasaların işleyişine
bağlanmıştı. Bireysel sermayelerin giderek merkezileşmesi ve üretimin yoğunlaşarak toplumsallaşması
kapitalizmin tasfiyesi olarak değerlendirilmişti. Kapitalizmin sınırları içerisinde üretimin toplumsallaşması ile
birlikte bireysel sermayelerin varlığı sona erecek, kapitalistlerin sayısı ve gücü azalacaktı. Kapitalist üretim tarzının
temel çelişkisini oluşturan üretimin toplumsal niteliği ile özel mülk edinme arasındaki çelişki kapitalizmin üretici
güçlerinin gelişmesi ile birlikte kendiliğinden aşılacaktı. Çöküş teorisini bu şekilde açıklayan ekonomizm,1890’ların sonlarından itibaren büyük bir bunalımın içine girecekti. Çünkü 1890’lı yılların
başlangıcından itibaren üretimin artışı büyük boyutlara varmış, gerçek işçi ücretleri hızlı biçimde artmış, sosyal
demokrasi ve sendikalar giderek güçlenmişti.” “Bernsteın,1899 yılında “Sosyalizmin Öncülleri ve Alman Sosyal
Demokrasisinin Görevleri” adlı çalışmasında, Kapitalizmin çöküşe doğru gitmediğini ileri sürerek bu teorinin
geçersizliğini “Genel Refah”’ın artışına bağlamaktaydı.”2
“Bireysel sermayelerin yerine anonim şirketlerin geçmesi, plansızlıktan plana geçiş olarak değerlendiriliyor ve
bu yolla bunalımların giderilmesi mümkün görülüyordu. Ayrıca anonim şirketler bireysel sermayeleri tasfiye
ediyor ve sermayeyi halka doğru yayıyordu. Bu gelişmelerin sonucunda ise sermaye ile ücretli emek arasındaki
çelişkiler yumuşuyor ve “çöküş teorisi” ‘nin bir ürünü olan yoksullaşma aşılıyordu. Bernsteın’a göre, sosyal
demokrasinin ana hedefini oluşturan kapitalizmin çöküşüne dayanan devrim düşüncesinden artık vazgeçmek
gerekli idi. Yapılması gereken kapitalizmin gelişmesine katılmak ve üretici güçlerin gelişmesine destek vermekti.
Sosyal demokrasi ise sadece demokratik reformlar için mücadele etmeli ve bu reformlar aracılığıyla kapitalizmin
demokratikleştirilmesine katkıda bulunmalı idi.


II. ENTERNASYONALİN ÇÖKÜŞÜ VE AYRIŞMA


Kasım 1912’de Basel’de olağanüstü toplanan Uluslararası Sosyalist Kongre’nin amacı, savaşa karşı birleşik cephe
oluşturmak idi. Çeşitli kongrelerdeki tartışmalara ve alınan kararlara karşın, II. Enternasyonal savaşı önleyemedi
ve savaş süresinde üye partilerin “Ulusal Savunma” gerekçesi ile kendi ülkelerinin savaş bütçelerini
desteklemeleri sonucu Avrupa İşçi Hareketi açısından işlevsiz bir hale de geldi. “Savaş patlak verene kadar bütün
sosyalist partiler, savaşların ilk nedenini kapitalizmin emperyalist doğasında görmüşler, barış içinde mücadeleyi
artık görevleri saymışlardı. Oysa şimdi savaşı kendi davaları haline getiriyor, savaşın sorumluluğunu kendi
ülkelerinin değil, düşman ülkelerin egemen sınıflarına yüklüyorlardı. Artık hedefleri kendi ülkelerinin içinde yer
aldığı devletler grubunun zaferi, karşı kampta yer alan sosyalist partilerin desteklediği ülkeler grubunun ise
yenilgisiydi.”


“Lenin’e göre, işçi partilerinin önderlerinin gerçekte proletaryanın büyük çoğunluğunun değil, yalnızca işçi
sınıfının ayrıcalıklı bir tabakasının “bir işçi aristokrasisi”’nin çıkarlarını temsil ettiğini ileri sürüyordu. Buna göre,
sömürgelerden elde edilen yüksek karları, emperyalist devletlerin sermayecilerine işçiler arasından belirli
tabakalara, Lenin’in deyişiyle, “rüşvet verme”, yani işçilerin büyük çoğunluğunkinden daha yüksek bir yaşam
düzeyi sunma, dolayısıyla bunların çıkarlarını emperyalizmin varlığını sürdürmesine bağlama olanağını
vermekteydi. İşçi aristokrasisini oluşturanlar da, savaştan önce oportünizmin, savaş sırasında” sosyal şovenizm”’in taşıyıcısı olanlar da bu ayrıcalıklı katmanlardı. Bunlar, ulusal burjuvazileriyle kendi ülkelerinin


işçi sınıfının büyük çoğunluğuna ve düşman ülkelerin rakip emperyalizmlerine karşı ittifak içine girmişlerdi.”


SINIF ÇELİŞKİLERİ VE FAŞİZM TEHDİDİ


Kapitalist sistem, her içine girdiği krizde, yükselen sınıf ve sosyalizm mücadelesinin karşısına, sistemi koruma
adına faşist hareketleri ortaya çıkarmıştır. Nitekim I. Dünya Savaşı sonrası İtalya’da ve 1920-30’ların
Almanya’sında ortaya çıkan kriz ortamında Marksistlerin önderliğinde yükseltilen sınıf mücadelesine karşı, bu
ülkenin büyük sermayesinin Faşizm ve Nazizm hareketlerini büyük sermayeler tarafından örgütlemesi, yükselen
sınıf mücadelesini bastırmak üzere ileri sürmesi bunun iki önemli örneğini oluşturmaktadır. Bununla birlikte
1930-40’lar boyunca Doğu Avrupa ülkelerinde de benzer süreçler yaşanmıştır. Dolayısıyla kapitalizmin kriz
dönemlerinde kapitalizmin önünde iki temel yol olduğu söylenebilir. Kapitalizmin yaşadığı kriz koşullarında, ya
sol/sosyalistler faşizmi yenerek iktidarı ele geçirirler ya da faşist hareketler karşısında yenilgiye uğrayarak sınıf
mücadelesinin geri çekilmesine neden olurlar. İtalya ve Almanya örneklerinde sol, iktidar alacak örgütlü güce
sahipken, faşizm karşısında yenilgiye uğramış ve geri çekilmek durumunda kalmışlardır.


1912 Basel Konferansında alınan savaş karşıtı kararlar ve savaş patlak verdiğinde bu kararlara uyulmayıp, kendi
ülkelerinin egemenlerini destekleyen sosyal demokrat partiler II. Enternasyonal’i işlemez hale getirmişlerdi.
Böylece Marksist partiler ile reformizme evrilen sosyal demokratlar arasında geri dönüşü olmayan kesin bir ayrım
meydana gelmişti. Sosyal demokratların savaş karşısındaki bu siyasal tavrına karşı, Çarlık Rusya’sında
Bolşevikler, kendi egemenlerini desteklemek yerine, emperyalist savaşı iç savaşa çevirerek iktidarı ele alma
başarısını göstermişlerdi. Dünya bu tarihsel kırılmadan sonra iki kutuplu bir yapıya evrilerek şekillenmeye
başlamış ve bu durum 1990’lı yıllara kadar da devam etmiştir.


II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI: REFAH DEVLETİNİN YÜKSELİŞİ


“1950’ler ve 1960’lar, Batı Avrupa’da sosyal demokrasinin altın yılları oldu. II. Dünya Savaşı sonrasında
kapitalizmin yeniden yapılanmasına eşlik eden büyüme süreci, sosyal demokrat partilere Keynes esinli sosyal
politikalarını uygulamak için geniş bir manevra alanı bıraktı. Bu koşullar altında sosyal demokrasi, kapitalist
devletle işçi sınıfı lehine ve kendi söylemi içinde uzun vadede “sosyalizmi” kurmaya dönük reformlar uğruna
işbirliği yapan bir parti olmaktan, kapitalist devleti bizzat yöneten, işleten parti olma aşamasına geçti. Bu değişim,
sosyal demokrat ideolojinin içeriğine yansıdı. Bu partiler, ideolojik değişimlerinin yanı sıra, iktidar olmanın verdiği
özgüvenin de etkisiyle enternasyonalist ve Marksist gelenekten kopuşlarını açıkça formüle ettil er.70’lerin
sonlarında dünya emperyalist sisteminin bunalımının derinleşmesiyle altın çağ bitti. Sosyal demokrasi sermaye
partileri karşısında geri çekildi. Bu gerileme, ideolojik ve siyasal bir bunalımı koşulladı.”

Dünya Savaşından sonra, ABD’nin Marshall yardımıyla ivme kazanan ekonomik inşa süreci, Avrupa’da
sosyal demokrat partilere, son derece elverişli bir siyaset zemini yarattı. Bu elverişliliği değerlendirmenin ilk
örneklerini, 1945-1951 döneminde İngiltere İşçi Partisi ve iktidarını kalıcılaştıran İsveç İşçi Partisi verdiler. Esin
kaynağı, tam istihdamı ve “gelir dağıtmayı”, belirli bir enflasyon pahasına da olsa, ekonomik
canlanmanın/büyümenin motoru sayan popüler vechesiyle, Keynesyen iktisattı. Ne esin kaynağı ne de bu esin
kaynağından üretilen reçetelerin özü, sosyal demokrasiye özgü değildi. ABD’de Roosvelt’in uyguladığı New
Deal (Yeni Düzen) politikası, sonradan “İsveç Modeli”, “Alman Modeli” olarak sistemleştirilen sosyal demokrat
ekonomi politikaların ilk örneği sayılabilir.”


“Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında hızla gelişen tüketim malları sanayi başta olmak üzere, ekonominin gelişen
sektörlerinin büyümesini sağlamak için iç pazarı genişletmek amacıyla, işçi sınıfının, marjinal kesimlerin
(işsizler, muhtaçlar vs) alım gücünü arttıracak bir politika izlemek, kamu harcamalarını arttırmak; Batı Avrupa’da
yalnızca sosyal demokrat değil, burjuva sağ partiler tarafından da izlenen bir programın temel unsurlarıydı. Sosyal
demokrasinin, bu koşullarda “sosyal refah devleti”’nin mimarı sayılmasının nedeni, Keynesyen bir programı işçi
sınıfı alt orta sınıf kitleleri yararına sunabileceği imkanlarla bütünleştirerek formülleştirebilmesi ve bu programın
sınırlarını sağlık, eğitim gibi temel insani ihtiyaçların karşılanmasını kamulaştıracak şekilde genişleten adımları
atmasındandır. Ama bu genişleme, sosyal demokrat söylemde sınıfsal “eşitleme”’nin ölçüsü sayılan gelir
dağılımında köklü değişimlere yol açmış değildir. 1973 verileriyle, İngiltere’de İşçi Partisi iktidarı altında nüfusun
%10’u servetin %67’sine, sosyal demokrasinin cenneti sayılan İsveç’te ise gene halkın %10’u milli servetin
%40’ına sahiptir.”


Kapitalizmin büyüme dönemlerinde, sosyal demokrasi, ekonomik refahın artışı sayesinde geniş bir hareket alanı
bulmuş ve refah devleti politikalarını hayata geçirmiştir. Bu dönemde, Avrupa’da sağ ve sermaye partileri de
sosyal demokrasinin hedeflerine benzer politikalar izlemiş, savaşın yıkıcı etkilerini gidermek için üretim ve talebi
artırmaya odaklanmıştır. II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın etkilerini yeniden mal ve hizmetlerin üretimini
arttırarak ve bununla birlikte üretilen mal ve hizmetlere olan talebi de arttırmak yoluyla refahın yükseltilmesi
gerekiyordu. İşte refah devletleri döneminde yapılan da tam olarak bu olmuştu. Refah devleti, bu stratejinin somut
bir yansıması olarak ortaya çıkmış ve toplumsal refahın yükseltilmesinde önemli bir rol oynamıştır.


II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI SOSYALİST ENTERNASYONAL


Frankfurt’ta 30 Ocak 1951’de kurulan Sosyalist Eternasyonal, Avrupa’da sosyal demokrasisinin yeni bir merkez
olarak ortaya çıkmasının simgesel göstergesi olmuştur. Özgürlükten yoksun bir sosyalizm düşünülemez. Gerçek
bir sosyalizm ancak demokrasi ve özgürlük üzerine inşa edilebilir. Demokrasi ise ancak sosyalizmle tanımlanabilir.
Sosyal demokrasinin kendisini mümkün bir “üçüncü yol” olarak kurgulaması, ekonomist bir temelde
gerçekleşiyordu. Büyümeci bir konjonktür içinde sosyal refah devletinin işlevlerinin genişletilebildiğini gören osyal demokrat ideologlar, ekonominin doğrusal gelişimi içinde üretim araçlarının toplumsallaştırılmasına atfedilen sonuçlara ulaşılabileceğini vazediyorlardı. Polemiğe girdikleri “komünizm”’in perspektifini üretim
araçlarının kamulaştırılması ve emekçi sınıfların siyasal iktidarı olarak gördükleri üretim ilişkilerinin içinde
üreticinin konumunun ve bizzat iktidar/siyaset ilişkilerinin dönüşümüne ilişkin bir tasarıma sahip olmadıkları için;
işçi örgütlerinin (sendikalar, parti) ekonomik karar alma süreçlerinde giderek belirleyici olduğu, sefaletin ortadan
kalktığı, maddi-manevi gelişme imkanlarının “eşitleme ”’ye yöneldiği bir düzenin, gerçekten devrimi ikame eden
reformlara imkan verdiği kanısındaydılar. Bu toplumsal ilerleme sürecinin olmazsa olmaz maddi ve ideolojik
koşulunun ekonomik büyüme olması; özgürlük ve eşitlik imkanlarının bile maddi normlara/rakamlara
indirgenmesi, sosyal demokrasinin devleti yönetme pratiği içinde edindiği teknokratik/bürokratik söylemi
uçlaştırdı. Bu durum, sosyal demokrasinin ekonomist pragmatizmini geliştirerek, Marksizmin teorik/ideolojik
mirasından kopuşunu başlı başına hızlandıran bir işlev gördü.” 


“Sosyal demokrasinin ekonomik-teknokratik bir söylem edinmesi, parlamentarizme salt araçsal değil, temsil ettiği
işçi sınıfının ekonomik ve siyasal nüfuzunun gerçekleşebileceği merci olarak sıkı sıkıya bağlanması, devlete verdiği
anlamda da kapsamlı bir değişikliğe yol açtı. Alman reformizmi, devleti, sınıfsal uzlaşmanın ve sosyalizme dönük
reformların hukuki çerçevesi/alanı gördü.”


“Yeni sosyal demokrasi ise, devleti, yüklendiği Keynesyen iktisadi politika işlevleriyle, bizzat reformları
gerçekleştirerek, reformların yapılabileceği zemini oluşturacak bir özne olarak kavramaya yöneldi.11 Bu durumda,
işçi sınıfı içinde devlet dışsal bir mücadele ve müdahale alanı olmaktan çıktı. İçinde yer alınması eklemlenilmesi
yarar getirecek bir aygıt olarak tasarlandı.


Sonuç olarak, “Sosyal demokrasi açısından devlet yapısının demokratikleştirilmesine, sistem açısından ise
bütünsel kapitalist aygıtın mükemmelleştirilmesine” tekabül eden bir çerçevede, devletin yapısında ve sendikal
ilişkilerde önemli bir dönüşüm gerçekleştirildi.”12 Oslo’da Haziran 1962’de toplanan Sosyalist Enternasyonal
kararlarına bakıldığında, refah devleti dönemine uygun düşen kararlar alındığını görmekteyiz. Bu kararların,
planlı ve kamu ağırlıklı bir ekonomiden yana olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda tekellerin denetlenmesi, vergi
sisteminde radikal bir dönüşümle tüm toplum kesimlerine adaletli bir dağılım yoluyla gerçekleşmesi ve gelir
dağılımındaki adaletsizliklerin düzeltilmesi amaçlanmıştı.


SOSYAL DEMOKRASİNİN GERİLEME SÜRECİ / NEOLİBERAL DÖNEM


“Sosyal demokrasinin mimarı ve kiracısı olduğu sosyal refah devletinin varlığını güvenceleyen ekonomik
büyümenin duraklayabileceğine dair sinyaller, 1960’ların sonlarında algılanmaya başlamıştı. 1970’lerde bu sinyallerin ciddileşmesi ve dünya kapitalist sistemindeki bunalım, sosyal refah politikalarıyla birlikte sosyal demokrasinin hızla gerileyişini beraberinde getirecekti.”


“Burjuva sağ partilerin bu bunalım karşısında ekonomik politika veya siyasal çözüm üretemedikleri ülkelerde
hükümet sorumluluğunu üstlenmek durumunda kalan sosyal demokrat partilerin ilk refleksleri ABD/İngiltere
kökenli yeni sağ /yani muhafazakarlığın ve monetarizmin çözümlerini uygulamak oldu. Partiler içinde ağır basan
sağ ve merkez kanatlar, sosyal demokrat politikanın idamesinin zorunlu koşulu saydıkları büyüme ivmesini
yeniden yakalamak için, geçici olduğunu düşündükleri önlemler aldılar; sosyal devlet harcamalarını kısmaya,
sübvansiyonları azaltıp işsizliğin artmasına göz yummaya yöneldiler. Ancak 1970’lerin sonlarında sosyal
demokrasinin egemen sınıflar ve “sistem” karşısındaki pazarlık ve temsiliyet gücünün dayanağını oluşturan,
kendileri de karşılığında partiden bunun rantını isteyen sendikalarla sosyal demokrat partiler arasındaki ilişki
zayıflamaya başladı.”


Bir yandan, sosyal devletin alt gelir gruplarını sübvanse eden yapısı içinde göreli üstünlüklerini yitiren vasıflı işçi
kesimleri yeniden muhafazakarlığın liyakatçi-kariyerist söyleminden etkilenerek sosyal demokrasiyi terk
ederken, öte yandan, işsizliğin artması ve korporatist mekanizmalarla sağlanan gelişmelerin gene aynı
mekanizmalarla geriye götürülmesine tepki duyan işçiler, sendikaları radikal tavırlara zorluyorlardı. İşsizliğin
artması ve korporatist yapılar içerisinde hantallaşmalarından gelen etkisizlikleri nedeniyle, sendikaların üye
sayısında hızlı bir düşüş de görülmekteydi. Sonuçta, sosyal demokrasinin sınıfsal-siyasal temsil gücü,
kapitalizmin istikrarlı büyümesi çıkmaza girdiği anda yıpranmaya başlamıştı.”


Refah devleti döneminde, kapitalist ekonominin büyümesi sosyal demokrasiye geniş bir hareket alanı sağlamıştı.
Ancak Neoliberal dönemde Kapitalizmin karşılaştığı kriz sosyal demokrasiyi kritik bir yol ayrımına sürüklemiştir.
Sosyal demokrat partiler, neoliberal krize ya sağdan ya da soldan bir yanıt üretmek zorundaydı. İngiliz İşçi Partisi
örneğinde görüldüğü gibi, sağ siyasete kayarak, krizden çıkma siyasetini izlemişlerdi; bunun karşılığında ise sınıf
ve sendikalarla bağları zayıflamış, destekleri azalmıştı. Sağa yaklaşarak yapılan çözümler sayesinde çalışan
kesimlerin haklarını tasfiye eden ve onları belli ölçülerde yoksullaştıran bir sosyal demokrat hareketi doğacaktı.
Bu da seçmen desteğinde ciddi kayıplara yol açmıştır.


Sosyal demokrasi, temsil ettiği işçi ve emekçilerin çıkarlarını korumak adına soldan bir programla krizi çözmek
için hükümet olmak istediğiyle, bu krizi fırsata çevirme olanağını yakalayabilir. Bunun için krizin yükünü büyük
sermayeler üzerine yıkacak bir programla hareket etmeli veya büyük sermaye ile karşı karşıya gelmeyi kabul
etmelidir. Bunun yapılamadığı koşullarda ise hükümete geldiklerinde neoliberal politikaları uygulayan sosyal
demokrat partilerde olduğu gibi, desteklerini aldığı işçi ve emekçi kesimlerin bu desteğini büyük ölçüde kaybetme
durumu ile karşılaşacaklardır. Neoliberal dönemde krize girmeden refahı yükseltmek ve ekonomiyi büyütmek mümkündür. Zira başta Çin,
planlamacı bir yaklaşımla kamu ağırlıklı bir ekonomi politikası izleyen devletler, dünyanın en yüksek kalkınma
hızını uzun yıllardır sürdürmektedirler. Buna doğrultuda Çin halkının refah seviyesi de sürekli olarak
yükselmektedir. Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği 1930’lu yıllarda iki ayrı sistem üzerinden planlamacı
ve kamucu yaklaşım izleyerek benzer yüksek kalkınma hızını yakalamışlardı. Bu nedenle bilinenin ve iddia
edilenin aksine piyasa yoluyla değil, planlamalı ve kamu ağırlıklı ya da bütünüyle kamusal olan bir ekonomik
modelde en yüksek kalkınma hızı yakalanabilmektedir.


İŞÇİ PARTİSİ VE NEOLİBERAL POLİTİKALAR


Her ne kadar Latin Amerika’da sol hareketler halkçı programlara sahip olsalar da gerçekleştirmek istedikleri
hedefler Avrupa sosyal demokrasisinin gerçekleştirmekten (Sosyal Refah Devleti) farklı değildir. Gerçekten de
Güney Amerika’da 1960’larda halkçı partiler bu hedefi gerçekleştirmek için çalışmışlardı. Refah devleti
politikalarının krize girmesi sonucu gündeme gelen neoliberal dönemde ise, bu politikalara sosyal güvenlik
politikaları dahil edilmeye çalışılmıştı.


BREZİLYA İŞÇİ PARTİSİ


Fabrika işçisi ve sendikacı olan Luiz Inácio Lula da Silva, Brezilya İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores)
80’lerin başında kurduğunda, Brezilya hala 1964’te iktidarı alan askeri diktatörlük yönetimi altındaydı. Brezilya
İşçi Partisi özellikle askeri diktatörlükten bıkmış olan işçiler, topraksız köylüler, yoksullar tarafından büyük
destek görmüş ve parti ilerleyen zamanda hızla büyümüştür.
1978 grevlerini takiben, Luiz Inácio Lula da Silva güvenilir sendika liderlerinin MDB (Demokratik Brezilya
Hareketi)›ye karşı düşüncelerini şöyle ifade etti: «Bu ülkede liberallerin partisinin ülke sorunlarını çözmesi
mümkün değildir. Ben, büyük iş adamları tarafından desteklenen bir partinin işçi sınıfının sorunlarını çözeceğine
inanmıyorum.” 


İşçi sınıfının bağımsız politik hattını kurmayı ve sosyalizmi hiçbir zaman hedeflemeyen bu parti, 2000’li yıllarda
hızla neoliberal söylemi sahiplenmiştir. İşçi Partisi siyasi ve ekonomik hattını belli ederken, en dikkat çekici yön
ise Brezilya’nın kuruluşundan bu yana en büyük sorunu olan yoksulluk ve eşitsizlik ile mücadelenin makroekonomik
istikrara dayalı piyasa ekonomisi ile sürdürüleceğinin açıklanmasıydı. Haziran 2002’de Lula’nın
“Brezilya Halkına Mektup” ile İşçi Partisi, neoliberal politikaların ilk laboratuvarı olarak kullanılan Latin
Amerika’da neoliberal politikalardan sapılmayacağını açıkça itiraf ediyor ve Brezilya burjuvazisine 1995’ten
2002’ye kadar iktidarda olan Fernando Henrique Cardosa’nın neoliberal ekonomi politikasını büyük ölçüde
devam ettireceğinin sözünü veriyordu. İşçi Partisi ve Lula, söz konusu mektup ile kendi iktidarlarında hem ulusal
burjuvaziye ve uluslararası tekellere karşı savaş vermeyeceklerini hem de kendilerinin emperyalist sistem için
sıkıntı oluşturabilecek bir işçi iktidarı değil neoliberal politikaları “sosyal yamalar”la uygulayacak bir iktidar olacaklarını açıklıyorlardı. Bu mektupla Lula, halktan ziyade Brezilya burjuvazisine seslenmiştir. 2002
seçimlerinde Lula, 52,8 milyon seçmenin oyunu alarak yüzde 61 ile Brezilya devlet başkanı olarak seçildiğinde
Brezilya burjuvazisi biraz rahatsız olsa da İşçi Partisi’nin burjuvaziye vaat ettiği söz konusu güvenceler sebebiyle
tedirgin olmamıştır.


“İşçi Partisi hükümetleri; çok uluslu şirketlere ödünler veren, doğa talanının ve doğal kaynakların tahribinin önüne
geçmeyen, hatta Amazon Ormanları’nın tekellerin “yeni yatırım gözdesi” olması için politikalar üreten, yeni
kalkınmacı politika ve ekonomik büyüme adı altında güvencesiz çalışma, düşük maaş ve hak kayıplarına neden
olan, sosyal yardım politikalarını seçim yatırımı olarak gören, bütçe açığının her yıl arttığı ve iç-dış borçlanma
sebebiyle halkın zenginliklerini uluslararası tekellere akıtan hükümetler oldu.”18 Bir ülkenin işçi sınıfı ve emekçi
kesimlerinden oy alacaksın ve o sınıf ve kesimlerin çıkarlarını korumayacaksın. Böylesi bir siyasal tutumu İşçi
Partisini destekleyen seçmenlerin affetmeyeceği açıktır. Bu durum, aşırı sağcı diyebileceğimiz Bolsonaro’nun
seçim zaferine zemin hazırlayan temel etkenlerden biri olmuştur. Brezilya’nın bugünkü siyasal tablosunun
oluşmasına, İşçi Partisinin, seçmenlerini hayal kırıklığına uğratması yol açmıştır.
Lula’dan sonra başkanlık koltuğuna oturan solcu başkan Dilma Rousseff’in, Brezilya devletinin tutucu
bürokrasisi tarafından hiç bir zorluk çekilmeden görevden alınması şu anlama gelmektedir: Sizi destekleyen
güçlerin sınıfsal çıkarlarını, iktidara geldiğinizde korumuyorsanız, aranızdaki ilişki büyük ölçüde zayıflar.
Görevden alınırken de o güçleri yanınızda bulamazsınız. İktidarınız süresince, o sınıf ve kesimlere vaat
ettiklerinizi gerçekleştirme çabası içerisinde olduğunuz ölçüde, başkanlığınıza karşı gündeme getirilen o tertibi
boşa çıkarmak üzere, işçi sınıfı ve emekçileri yönlendirebilirlerdi. Ancak kapitalist sermaye sınıfının temsilcileri
ile yapılan bir uzlaşma bu tür yolların da önünü kapamaktadır.
Yukarıda da açıklandığı gibi, sermaye sınıfı ile uzlaşma halinde siyaset yapma kararı verildiğinde, o ülkenin
sermaye sınıfının kabul ettiği hareket alanı kadar yerde icraat yapılabilir. Bu hareket alanı, yerine ve zamanına bağlı
olarak daralabilir veya genişleyebilir. Neoliberal politikaların uygulandığı dönemde hareket alanının daralacağı
öngörülmek durumundadır. Uygulanacak politikalara çizilen bir sınır, kuşatan bir sistemik yapı vardır. Bunlar,
üretim ve mülkiyet ilişkileri ve onun düzenleme biçimi olan hukuktur.


SOSYAL DEMOKRASİNİN SINIRLILIKLARI


“Kapitalist bir toplumda her hükümet sermayeye bağımlıdır.”19 Göreve gelen siyasal güçlerin doğası bu
bağımlılığı etkileyemez, çünkü bu yapısal bir sorundur. Seçimi kazanan idarenin alacağı tutumlara bağlı değil, sistemin bir karakteristiğidir. İktidarda olmak aslında az bir güce sahip olmak demektir. Sosyal demokratlar da
diğer partilerle aynı yapısal bağımlılığa tabidirler.20
Kapitalizmin sınıflı bir toplum olduğu gerçeğini gözden ırak tutmamak kaydıyla, egemen olan bir sermaye
sınıfına sahip olduğunu kabul etmek gerekiyor. Sistemin işleyişi, bu sınıfın, sınıfsal çıkarlarını korumak adınadır.
Mevcut hukuk da bu sınıfın çıkarları adına işlemektedir. Kapitalizmle uzlaşma siyasetini kabul eden her siyasal
hareket bu sınırlar içinde mücadele yürütmeyi kabul etmek zorundadır. Aksi durumda açık-yasal bir mücadele
zemini üzerinde hareket etmesine izin verilemez. Sosyal demokrat bir hükümetin de siyasal hareket anlamında
sınırlarını belirleyen budur. Sosyal demokrasi bu gerçekliğe karşın sistem içinde, uzlaşmayla yürüttüğü
mücadelesinde, temsil ettiği işçi sınıfı ve diğer emekçilerin yararına olmak üzere kazanımlar elde etme çabası
içerisinde olur. Bu kazanımların sınırları, Refah Devleti döneminde açıkça görülmüştür. Kapitalist sistemin
temellerini sarsmayı hedeflemeyen bir mücadele, sermaye güçlerinin geniş hareket alanına rıza göstermek
zorundadır.


SOSYAL DEMOKRASİNİN KRİZİ VE NEOLİBERAL DÖNEM


1980’li yıllarda Keynezyen makroekonomi politikaları ve refah devleti uygulamaları yerini neo-liberal politikalara
bırakmıştır. Bu dönem refah devleti gibi sosyal demokrat hareketler için de bir geri çekilme evresi olmuştur. Refah
devletinin dönüşümü, özelleştirmeler, kamu istihdamının azalışı, emek piyasasının esnekleşmesi gibi nedenlerden
dolayı “sosyal demokrasi krizinden” bahsedebiliriz. Neo-liberal dönüşümler sosyal demokrasinin bilindik
reçetelerini, örgütlenme stratejilerini ve ördüğü toplumsal ağları geçersiz kılmıştır. Bu şartlarda 1980-1990
arasında sosyal demokrat partiler hemen her ülkede seçimleri kaybetmişlerdir. 1990’lı yıllardan itibaren ise
küreselleşme ile uyumlu sosyal demokrasi arayışları başlamıştır. İngiltere’de Üçüncü Yol, Almanya’da Yeni
Merkez gibi uygulamalar birçok ülke için esin kaynağı olmuştur. Bu yeni yaklaşıma göre küreselleşmenin yarattığı
yeni koşullarda eski radikal görüşler geçerliliğini yitirmiştir. Refah devleti konsensüsünün ortadan kalkması,
Marxizm’in bir ideoloji olarak itibar yitirmesi, 1970’li yıllardan sonra meydana gelen ekonomik, toplumsal ve
teknolojik değişiklikler yeni bir sosyal demokrasi görüşünü zorunlu kılmıştır. Bu yeni yaklaşımda emek
piyasalarının daha esnek olması kabul edilmiş, piyasa mekanizmalarının yeniden dağıtım politikala rı için önemli
olduğu hususunun altı çizilmiştir. Etkin bir devlet yapılanması için özelleştirmeler ve kamu -özel ortaklıkları önemli
politika araçları olarak sunulmuştur. Bu yaklaşıma göre, sosyal demokratlar, küreselleşme koşullarında
gündemlerini ve önceliklerini revize etmelidir.


Bu yeni görüşler 1990’lı yılların ortalarından itibaren birçok gelişmiş küresel merkez ülkesinde etkili oldu.
Ajandalarını bu biçimde değiştiren sosyal demokrat partiler, eski sol ve yeni sağa alternatif, üçüncü bir yol
iddiasıyla girdikleri seçimleri kazanmışlardır. Ancak bu başarı 2000’li yılların sonuna gelindiğinde kendisini
tüketmiştir. Üçüncü yol ve küreselleşme ile uyumlu sosyal demokrasi görüşleri, 2008 küresel ekonomik kriz
koşullarında yüzyıldan uzun bir tarihe sahip Batı Avrupa sosyal demokrat partilerini büyük bir açmazın içine itmiştir. Bunun sonucu olarak, Avrupa sosyal demokrat partileri, programlarını ve stratejilerini yeniden
yapılandırma arayışına girmiştir.


NEOLİBERAL KRİZİNE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI


İşçi sınıfı ve sosyal demokrasi ilişkisi; gelir dağılımını düzeltici önlemler, vergi arttırımını ve asgari ücret artışlarını
gerektiriyor. Bunların gerçekleştirilmesi durumunda sermaye kaçışı beklenebilir. Bu durumda da işsizlikte artış
görülecektir. Bu bağlamda işsizler ve sosyal demokrasi ilişkisine çözüm; işsizliği düşürmek için yatırımlar
arttırılmalı, piyasa ekonomisinde yatırımların artması için de vergi indirimi ve düşük ücretlerin yapılması
gerekmektedir. Bu durumda sosyal demokrasinin eşitlikçi eğilimi ile çelişmektedir. Neoliberal kriz koşullarında,
sosyal demokrasinin karşılaştığı bu ikilem, hem eşitlikçi politikaları sürdürme hem de ekonomik büyümeyi
sağlama arasındaki gerilimi ortaya koymaktadır. Yine laiklik, bilimsellik, teknolojinin geliştirilmesi gibi ilkeler
uygulamaya konulduğunda ekonominin tamamı teknoloji düzeyini ileri taşıyacaktır. Bu durum doğal olarak
otomasyonu, otomasyon da piyasa ekonomisi koşullarında işsizliği artıracaktır. Kapitalizmin krizleri yapısaldır
ama bu dönem artan otomasyon ve işsizlikten dolayı krizlerin periyotları kısalmış, derinliği artmıştır. Önümüzdeki
süreçte sosyal demokrasinin iktidar olması durumunda, artan otomasyon, işsizlik ve gelir eşitsizliği gibi sorunlara
yönelik yenilikçi çözümler üretmesi gerekecektir.


Sınıflar ve Sosyal Demokrat Parti, “Sol, tüm insanların özgürlük ve refah içerisinde yaşamasını savunur. Ancak
solun sağdan en temel farkı, ekonomik, siyasal ve kültürel donanım eksikliğinin zayıf kıldığı kesimlerin hakkını
savunmada sözcülük yapmasıdır. Yani, solun önceliği emekçi kesimlerdir. Sol, emekçilerin ve tüm çalışanların
özgürlüklerden ve dünya nimetlerinden en geniş biçimde yararlanması için mücadele etmelidir.” 21
Gelişmiş ya da gelişmekte olan kapitalist ülkelerin sosyal demokrat partilerinin temel ilkeleri birbirine benzerdir:
Kaynakların toplumun değişik kesimleri arasında daha adaletli bir şekilde paylaşılması/bölüşülmesi ve
demokratik özgürlük alanının olabildiğince geliştirilmesi şeklindedir. Bu ilkeler, sosyal demokrasinin hem
evrensel değerlerini hem de yerel koşullara göre şekillenen pratiklerini yansıtmaktadır.


CHP’NİN YOLCULUĞU VE TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİ


Sosyal demokrasi, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkelerini benimseyen toplumcu bir dünya görüşüdür.
Tercihlerini her zaman demokrasiden yana yapar. Her koşulda demokrasiyi savunur. Sosyal demokrasi, geliştiği
tarihsel süreç içinde klasik demokrasiye sosyal öz ve içerik kazandırmıştır. Bu dönem, CHP’nin bir
Cumhuriyetin kurucu partisi olarak “devlet partisi” kimliğiyle hareket ettiği ve Avrupa sosyal demokrat
partilerinden farklı otoriter bir yönetim tarzını benimsemek zorunda kaldığı bir süreçtir. 23 Ekim 1923’te
Türkiye siyasal yaşamında yerini alan Halk Fırkası, kuruluşundan sonra çeşitli aşamalardan geçmiştir. Parti, 10
Kasım 1924’de “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını alarak bazı kesintilerle de olsa günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Burada otoriterliğe negatif bir anlam yüklemek doğru olmayacaktır, zira bu yönetim tarzı, dönemin
geri kalmışlık koşullarına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır.


1923-45 yılları, CHP’nin ülke yönetiminde egemen olduğu tek parti dönemidir. CHP, 1945’ten sonra çok partili
yaşama geçme kararı almış ve 1950’de 27 yıl öncesinden sürdürdüğü iktidarı bir anlamda “kendi eliyle” Demokrat
Parti’ye (DP) bırakmıştır. Bu dönem, CHP’nin bir Cumhuriyetin kurucu partisi olarak “devlet partisi” kimliğiyle
hareket ettiği ve Avrupa sosyal demokrat partilerinden farklı olarak otoriter bir yönetim tarzını benimsemek
zorunda kaldığı bir süreçtir. Avrupa sosyal demokrat partilerinin kapitalizmi demokratikleştirme hedefinden
farklı olarak CHP, devlet partisi olması ve ülkenin gelişmişlik düzeyindeki sorunlar nedeniyle otoriter özellikte
bir yönetim oluşturmak durumunda kalmıştır. Burada otoriterliğe negatif bir anlam yüklemek doğru olmayacaktır,
zira bu yönetim tarzı, dönemin geri kalmışlık koşullarına bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca bunun faşist bir
yönetim olduğunu iddia etmek de yanlış bir değerlendirmedir. Ne var ki akademik alanda bu yanlışın yapıldığı
görülmektedir. Bunun sebebi ise biçimsel benzerlikler üzerinden bir karşılaştırma yapıldığıdır. Nitekim tek partili
dönemin Türkiye’si, ne Mussolini’nin İtalya’sı ne de Nazi Almanya’sına benzetilemez. Bu iki ülkede, faşist
otoriteler sınıf mücadelesinin gelişmişliğini bastırmanın aracı idi. Türkiye’de ise tek partili otorite, geri kalmışlığa
bir çözüm olarak oluşturulmuştur. Çünkü bir ülkenin otoriter ya da demokratik yönetime sahip olması, o ülkenin
insanlarının gelişim düzeyiyle doğrudan bağlantılıdır.


1950-60 yılları arası, CHP’nin muhalefette olduğu dönemdir. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra,
1961’de, CHP yeniden bu kez hükümet ortağı olarak ülke yönetimini üstlenmiştir. Türkiye, 1961-65 yılları
arasında siyasal ve ekonomik alanda yeni kurumların ortaya çıktığı bir dönem yaşamıştır. 1930-40’ların
Avrupa’sında, Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sında olduğu gibi, faşist iktidarlar seçim yoluyla iktidardan
gitmeyi kabul etmezler; keza aynı yıllardaki diğer Avrupa ülkelerindeki faşist rejimler gibi. Bu rejimlerin tamamı,
güç kullanılarak, zorlayıcı yollarla iktidardan tasfiye edilmişlerdir. Türkiye’de ise, bir devlet partisi olan CHP,
savaş sonrası oluşan uluslararası rüzgarın da etkisiyle, demokratikleşme süreçlerinde yerini almak amacıyla çok
partili yaşama geçme kararı almış, akabinde, seçim yenilgisi yoluyla muhalefete geçmeyi kabul etmiştir. CHP’de
1965-72 yılları arasında yeni düşüncelerin geliştiği “sola açılma” dönemi başlamıştır. 1972-80 yıllarında ise
Ecevit’in damgasını taşıyan “halkçılık” politikası öne çıkmıştır.


Tek parti döneminde devletçi bir kimlik taşıyan CHP, 1960’ların sonuna doğru sosyal demokratlaşma sürecine
yönelmiş, yeni bir siyasal çizgi oluşturma çabasında kendisini “Ortanın Solu” olarak tarif etmeye başlamıştı. Aynı
dönemde, yine Avrupa sosyal demokrat partilerinin ilişkilerine benzer şekilde sendikalarla güçlü bağlar kurma
yoluna gitmiştir. Çalışma yasalarında, çalışanlara çok önemli sosyal ve ekonomik haklar sağlanmıştır.
CHP, devlet partisi olduğu dönemden yaklaşık 1990’lara kadar, sosyo-ekonomik politikalar alanında, refah devleti
döneminin uygulamalarına benzer uygulamaları hayata geçirmeye çalışmıştır. Neoliberal politikaların rüzgarı sol
partileri 1990’lardan itibaren vurmaya başlamış ve neoliberal politikalardan etkilenerek refah devleti dönemine ait
programlardan uzaklaşmaya başlamışlardır. Günümüze geldiğinde ise CHP, büyük sermaye ile çatışma

yaşamamak adına neoliberal politikaları bununla birlikte, sosyal güvenlik alanı ile ilgili talepleri de parti
programına almışlardır.


SONUÇ VE DEĞERLENDİRME


Sosyal demokrasi, kapitalizmin kalkınma/büyüme dönemlerinde, artan refahtan aldığı payı, destekçileri ve temsil
ettiği sınıf ve kesimlere yansıtarak hayat şartlarını yükseltmişti. Bu durum, kapitalizmin neoliberal politikalara
yönelmeye başladığı döneme kadar devam etmiştir. Bu açıdan 1945-80 arası, sosyal demokrasinin refah devleti
aracılığıyla toplumsal refahı artırdığı bir “Altın Çağ” olarak nitelendirilebilir.
1980-90’lı yıllarda etkisini hissettiren neoliberal dönemde, sosyal demokrat partiler önemli bir yol ayrımına
uğramışlardır. 19. yüzyılın son çeyreğinden bugüne Sol siyaset, temsil ettiği işçi ve emekçi kesimlerin refahını
yükseltmeye çalışarak siyasal mücadele yürütmüşken, bugün neoliberal saldırılar karşısında temsil ettiği
kesimlerin refahını koruma ve savunma pozisyonuna gelmiştir. İngiliz İşçi Partisi örneğinde olduğu gibi, iktidara
geldiklerinde işçi ve emekçi kesimlerin sınıfsal çıkarları, sosyal demokrat partilerin eliyle tasfiye ettirildi. Bu
durum, sosyal demokrat partilerin destek aldıkları kesimlerle bağlarının kopmasına ve seçmen tabanlarının
uzaklaşmasına yol açmıştır. Yani sosyal demokrat partiler/siyasetler ile alt sınıf ilişkisinde kopuş yaşandı. Sosyal
demokrat partiler bu dönemde kendilerine çok açık bir soru yöneltmeliler ve ona göre de bir cevap üretmelidirler:
Sosyal demokrasi, kapitalizmin içine girdiği neoliberal dönemde, mevcut sorunların çözümü için cevaplarını
sağ’dan mı, sol’dan mı oluşturacaktır? Burada üçüncü bir tercih olarak eklektik bir programdan bahsedebilmek
mümkün değildir. Sistem içinde oluşturulan sol programlar hem sermayenin hem işçi ve emekçi kesimlerin
çıkarlarının dengelenmeye çalışıldığı programlar olması nedeniyle eklektiktir.


Burada gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyal demokrasi hareketleri ile gelişmekte olan ülkelerdeki sosyal
demokrasiler arasında çok önemli bir farkın olduğunu söylemek mümkündür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde çalışan
kesimlerin kazanımları ve refah düzeylerinin çok yüksek olması nedeniyle, bu kazanımlarda kısmi geri adım,
sosyal demokrat partilerin desteklerinde bir zayıflamaya yol açar. Buna karşın gelişmekte olan kapitalist ülkelerde
emekçilerin kazanımları ve refah düzeylerinin yüksek olmaması nedeniyle, sosyal demokrasi eliyle bu
kazanımlardan geriye çekilme, bu partilerin destekçilerini büyük ölçüde azaltır. Brezilya İşçi Partisi’nin izlediği
neoliberal politikalar nedeniyle son genel seçimde aşırı sağcı bir adaya karşı yenilgisi örnek olarak söylenebi lir.
Böylece sosyal demokrasinin sağ’dan çözüm üretmeye çalışmasına gerek olmadığını söyleyebiliriz. Diğer taraftan
sosyal demokrasinin büyük sermayeleri ürkütmeme gibi bir sorunu da söz konusudur. Buna karşın, hükümet olma
yolunu, büyük sermayeyi ürkütmeme üzerinden mi döşemelidir, yoksa gerektiğinde büyük sermayeye karşı bir
siyasi irade ortaya koyarak ve işçi, emekçi geniş yığınların desteğini almaya çalışarak mı. Geniş işçi ve emekçi
kesimler sosyal demokrat partiler de dahil sol partilerden, bir krizin yaşandığı koşullarda, o krizin maliyetlerinin
ağırlıklı olarak büyük sermayelere yüklenmesi gerektiğini savunurlar. Bu durum gelişmekte olan kapitalist ülkeler
için daha bir geçerlidir. Sosyal demokrasinin bugünü ve yarını açısından çok önemli bir sorun daha söz konusu olabilir. Bu sorun yeni ortaya
çıkmaya başlayan teknolojilerin üretim ve mülkiyet ilişkilerini nasıl etkileyeceği/dönüştüreceği ile ilgilidir. Yeni
teknolojiler, kapitalist sistemi de kökünden dönüştürme dinamiklerini taşımakla birlikte, insanlığın yararına
kullanılabileceği gibi, onlara zarar verebilecek şekilde de kullanılabilir. Önemli olan, bu araçları ellerinde tutan
güçlerin hangi kullanma mantığı ile kullanacaklarıyla ilgilidir. Burada bir ikilem daha ortaya çıkmaktadır; Bir
teknolojinin kullanıma sokulması yıkıcı güçlerin elinde yıkıcı sonuçlara yol açabileceği gibi, yapıcı olan güçlerin
elinde ise -Yapıcı güçler insanlığın kendisidir- tüm insanlığın yararına kullanılacaktır. Bu durumun klasik örneği
nükleer enerji-nükleer silah konusunda görmekteyiz. Bu konuda çözümlerin üretilmesi, parti programlarına ve
mücadelelerine yansıtılması da çok önemli olacaktır.


Sosyal demokrat ve sol partilerin varlıklarını devam ettirebilmeleri ve siyasal alanda ağırlıklarını gösterebilmeleri
için, bölüşüm ilişkilerinde temsil ettikleri kesimlerin çıkarlarını ne ölçüde savunabildiği ve ortaya çıkan yeni
teknolojilerin kapitalist sistem üzerindeki dönüştürücü etkilerini bilince çıkartacak öngörüsel çözümlerin
üretilmesi, siyasal mücadeleye entegre edilmesi gerekli olacaktır. Sosyal demokrasinin geleceğini/kaderini
bunlara vereceği cevabın içeriği belirleyecektir.


Son olarak bir öneride bulunmak gerekirse; kamu sektörünün ağırlıklı olarak kabul edilmesi ve sermayeyle karşı
karşıya gelmesinden kaçınmamak gerekiyor. Bunun dikkate alınmaması durumunda yukarıda Brezilya İşçi Partisi
örneğinde bahsedilen tehlikenin Türkiye’de de yaşanması muhtemeldir. Böyle bir durumda olası sosyal demokrat
iktidarların ömrü kısa olacaktır ve alternatifi daha otoriter ve faşizan iktidarlar olacaktır.

-AYSUN PALALI KÖKTAŞ- 

Lösev2
Paylaş
yotube

Yazarlarımız

Reklam

Anket

Reklam

E-Bülten Aboneliği