Telefon
WhatsApp
Haber Yazı Detay İçi Reklam Alanı 300x250

Aşağıda, Marksist ve Neo-Marksist literatürün temel kavramlarına dayanan, Öcalan’ın İstanbul’da gerçekleştirilmekte olan Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na gönderdiği mesajındaki yaklaşımını, kısaca eleştiren bir çerçeve sunulmaktadır. Çünkü, Toplumcu Siyaset yine ve yeniden yanlış bir tercihe çekilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle, uyarı yapmak bir zorunluluk olmuştur. Metin ne polemikçi ne de kişisel bir dille yazılmıştır; yalnızca kuramsal bir karşı argümandır. Çünkü, Öcalan ve arkasındaki güçler güncellenmiş yeni bir söylemle solu meşgul etmeye; toplumun demokratik güçlerini “Gerçeğin Siyasetinden” alıkoymaya çalışmaktadırlar.
Marksist ve Neo-Marksist Perspektiften Kısa Eleştiri
Abdullah Öcalan’ın metni, sosyalizmin tarihsel deneyimlerine ve Marksist kurama yönelik bazı temel eleştiriler içeriyor olsa da, bu yaklaşım Marksist ve Neo-Marksist literatür açısından birkaç önemli noktada sorunlu görünmektedir. Nitekim kendisi de Marks’a rağmen Marksist bir bakış açısına sahip olduğunu belirtmektedir. Marksizm’i Marks’tan ayırarak, yeni bir kapitalist çözümlemeyi insanlığa sunmanın Enternasyonal’in en temel görevleri arasında olduğunu belirterek; “sosyalizmi bir anı olmaktan çıkarıp halkın nabzında canlı bir toplumsal güç haline getirmeyi” hedeflediğini ve bunun da “diyalektik/tarihsel materyalizmin insan toplumunun gerçekliğine uygun biçimde yeniden ele alınmasıyla” olabileceğini söylemektedir.
1. Sınıf Mücadelesinin Merkezinin Zayıflatılması
Öcalan, tarihin “komün-anti-komün” ontolojisi üzerinden okunmasını önererek sınıf mücadelesini yalnızca “tarihin bir parçası” olarak konumlandırıyor. Oysa klasik Marksizm açısından üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin yarattığı sınıflar, yalnızca tarihin bir boyutu değil, tarihin itici gücüdür. Neo-Marksist gelenek (Gramsci, Althusser, Mandel, Harvey) bile sınıfı merkezileştirirken, kültür, ideoloji ve mekân gibi ek katmanları sınıf çelişkisini açıklama kapasitesini büyütmek için kullanır; sınıfı tarihsel bir alt-kategoriye dönüştürmek için değil. Bu nedenle Öcalan’ın önerdiği geniş antropolojik “karşı-komün” modeli, Marksist açıdan tarihsel materyalizmin üretim tarzları analizini zedeleyen idealist bir soyutlama olarak değerlendirilmelidir.
2. Devletin Karakteri: Dönüştürülebilir Kurum mu, Tahakküm Aygıtı mı?
Öcalan, devleti “toplumla yapılan demokratik sözleşmeye dönüşebilecek” bir aygıt olarak tarif ediyor ve “dönüştürülebilir bir devlet modeli” öneriyor. Oysa hem Marks-Engels geleneği hem de Neo-Marksist kuram (Poulantzas, Miliband, O’Connor) devleti sınıf egemenliğini yeniden üreten yapısal bir aygıt olarak görür ve devletin dönüşümü ancak sınıf mücadelesinin kurucu bir momentiyle mümkündür.
Poulantzas’a göre devlet hiçbir zaman “tarafsız” değildir; sınıf güçlerinin yoğunlaşmış bir biçimidir. Bu nedenle devletin demokratik sözleşmeyle “norm devletine dönüşmesi” önerisi, Neo-Marksist literatürde yapısal sınıf karakterinin ihmal edilmesi olarak yorumlanır.
3. Ulus-Devlet Eleştirisinin Tek Yönlü Kurgulanması
Öcalan ulus-devlet formunu hem kapitalizmin hem de reel sosyalizmin tıkanma noktası olarak sunmaktadır. Marksist literatür ise ulus-devleti bütünüyle reddetmez; kapitalist gelişimin tarihsel bir ürünü olarak konumlandırır. Özellikle Lenin, Luxemburg ve çağdaş Neo-Marksistler (Anderson, Balibar) ulus-devleti burjuva egemenliğinin aracı, ancak aynı zamanda uluslararası işçi dayanışmasının bir mücadele sahnesi olarak çift yönlü bir diyalektik içinde ele alır.
Öcalan'ın “ulus-devlet sosyalizmi başarısızdır” tezi kısmen doğru olsa da ulus-devletin tümüyle dışlanması, Marksist kuram açısından maddi üretim ilişkileri ve kapitalist dünya sistemi içindeki devlet biçimlerinin rolünü gözden kaçırmaktadır.
4. Tarihte “Kadın Avcı Kastı - Komünal Toplum” Diyalektiği
Öcalan’ın tarihin kökenini “erkek avcı kastının karşı-devrimi” üzerine kurması, sosyal bilimlerde özgün bir “antropolojik teori” olarak tartışılabilir; ancak Marksist literatürdeki tarihsel materyalizm açısından sorunludur.
Marksist tarih teorisi, toplumsal dönüşümlerin temelini: Üretim araçları, üretim ilişkileri, sınıf mücadelesi üzerinden açıklar. Buralara karşı çıktığınız andan itibaren değerlendirmeleriniz Marksist literatürün dışında kalır.
Kadın özgürlüğü ve patriyarka literatürü ise (Federici, Vogel, Fraser) patriyarkanın kapitalist birikimle eklemlenmiş biçimlerini analiz eder; ama 10-12 bin yıllık kesintisiz bir “kastik karşı-devrim teorisi” tarihsel materyalist açıdan kanıtlanabilir değildir.
5. Devrim–Demokrasi İlişkisi
Öcalan’ın “şiddetsiz inşa”, “pozitif varoluş” ve “demokratik müzakere” vurgusu siyasal olarak anlamlı olsa da, Marksist kuram açısından özsel bir soruna sahiptir: Marksist teoriye göre devrim yalnızca bir “araç” değil, sınıf iktidarının devre dışı bırakılması ve üretim araçlarının mülkiyetinin (halkın devleti) dönüşümü açısından zorunlu bir momenttir.
David Harvey, Olin Wright, Terry Eagleton gibi çağdaş Marksistler bile parlamenter-demokratik kanalların kullanılabileceğini söylese de sınıf iktidarının barışçıl müzakereyle çözülebileceği fikrinin tarihsel bir karşılığı olmadığını ifade eder.
Kısaltılmış Sonuç: Marksist ve Neo-Marksist literatür açısından Öcalan’ın yaklaşımı üç ana noktada eleştiriye açıktır:
1.Tarihsel materyalizm yerine antropolojik-idealist bir çerçeve kullanması, sınıf mücadelesinin merkezî rolünü gölgelemektedir.
2.Devleti dönüştürülebilir ve toplumsal sözleşmeye dayalı bir kurum olarak ele alması, devletin sınıfsal karakterini ihmal etmektedir.
3.Demokratik toplum sosyalizmi önerisi, üretim ilişkilerindeki dönüşümü arka plana ittiği için, Marksist açıdan ekonomik temelin siyasal üstyapıyı belirlediği yönündeki kuramsal hattı zayıflatıyor.

Buna karşın metinde yer alan eleştiriler -ekoloji, kadın özgürlüğü, kapitalizmin yeni biçimleri- Marksist literatürün güncel tartışmalarıyla kesişen noktalar taşımaktadır; ancak teorik bütünlük açısından Marksist bir dönüşüm stratejisinden ziyade solu ayrıştıran bir normatif siyasal proje niteliğindedir. Bu haliyle Türkiye’deki toplumsal mücadeleyi farklı bir alana kaydırma eğilimi görülmektedir. Yaşadığımız deneyimler; ömrünün üçte birini dağda, üçte birinden fazlasını cezaevinde geçiren birinin böylesine felsefi/siyasi bir düzeneği kurmakta yetersiz kalacağını göstermektedir. Bu yapılabiliyorsa ve üstelik de sosyalizm adına kurgulanıyorsa; yine bizim tarafın aldatılmasına dönük birtakım hazırlıkların sonuna gelindiğini göstermektedir. Yarım asırdır şöyle ya da böyle sürdürülen ama ne demokratik ne de devrimci reformist herhangi bir kazanıma katkı yapmamış birinin ve temsil ettiği siyasal yapının Türkiye’nin ve yurttaşların geleceğine dair bir söylem geliştirmesi dikkatle yaklaşılması gereken bir konudur.

Uğur TUNÇAY
(İnş. Müh. / Siyaset Bilimci)

Lösev2
Paylaş
yotube

Yazarlarımız

Reklam

Anket

Reklam

E-Bülten Aboneliği